Kral (Soytarım) Lear, Shakespeare’e 450. yaş günü armağanı

İstanbul Tiyatro Festivali-Altıdan Sonra Tiyatro-Pangar ortak yapımı olan “Kral (Soytarım) Lear, 19. Tiyatro Festivalinin en güzel sürprizlerinden biri

KRAL (SOYTARIM) LEAR- Yazan: William Shakespeare, Çeviren: İrfan Şahinbaş, Uyarlayan ve Yöneten: Yiğit Sertdemir, Sahne Tasarımı: Candan Seda Balaban, Yiğit Sertdemir, Müzik. Tuluğ Tırpan, Kostüm, Maske, Kukla, Makyaj Tasarımı: Candan Seda Balaban, Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz, Korrepetitör: Selen Öztürk, Maske Oyunculuğu Koçu: Elif Sözer, Fotoğraf: Ali Güler, Oynayanlar: Tomris İncer/ Güven Kıraç/ Berkay Ateş/ Demet Evgar/ Okan Yalabık/ Sezin Akbaşoğulları/ Umut Kurt. Akordeon: Hakan Ali Toker, Kontrbas: Aydın Balpınar.
Bu yıl festivalde izlediğimiz en çarpıcı yapımlardan biri, “Kral (Soytarım) Lear” oldu. İstanbul Tiyatro Festivali-Altıdan Sonra Tiyatro-Pangar ortak yapımı olan oyun, uyarlanmış özgün metniyle olduğu kadar, bir anlamda A Takımı olarak nitelendirebileceğim kadrosuyla da belleklerden uzun zaman silinmeyecek bir iz bıraktı. Tabii A Takımı derken yalnızca oyuncuları kastetmiyorum, Candan Seda Balan’ın görkemli kostüm, maske, kukla, makyaj tasarımını, Tuluğ Tırpan’ın müziğini, çok ender rastladığım başarılı tiyatro fotoğraflarına imza atan Ali Güler’i, akordeon’da Hakan Ali Toker’i, kontrbasta Aydın Balpınar’ı yapımın başarısındaki katkıları için kutluyorum.
Topluluk oyunu şöyle sunuyor:
“Bu güçlü ve şimdiye dek belki de binlerce kez sahnelenmiş oyun, bir tragedya. Ancak biz yolculuğumuza, Lear’ın ve çevresindekilerin hikâyesini; Lear’a en yakın kişi olan, bütün gerçekleri ve fikrini hiç çekinmeden dillendirebilen, fakat her nasılsa oyunun bir yerinde kaybolan ve bir daha adı bile geçmeyen, Soytarı’nın gözünden başladık.
Oyunun o bilinmedik anında kaybolan Soytarı, yanına aldığı bu hikâyeyi, başka soytarılarla yeniden anlatmayı seçse; Lear’ın yaşadıklarını, hem de kendi gözünden paylaşmayı tercih etse, ortaya ne çıkardı? Bu nedenle oyunu grotesk dille yeniden yaratmak ve seyirciyle “soytarıca” bir Lear hikâyesini paylaşmak istedik. Groteskin o acıtıcı gerçekliğiyle baş başa kalmak…
Jan Kott, Çağdaşımız Shakespeare adlı kitabında: ‘Tragedya rahiplerin, grotesk soytarıların tiyatrosudur,’ der. Belki de yapmaya çalıştığımızı en iyi özetleyen sözleri de buradan yola çıkarak dillendirebiliriz: Biz, ‘Kral Lear’ı rahiplerden çalıp, soytarılara teslim ettik…”
Soytarılar oyunun sahipleri ve emekçileri.
Lear’in soytarıları ya da soytarıların Lear’i
Evet, Lear’in yaşadıklarına en yakından tanık olan, onun hikâyesini, düşüncelerini, kararlarını en iyi bilen, üstelik saray yalakaları arasında sadece soytarılara gösterilen hoşgörüyle kralla tartışma özgürlüğünü yaşayan soytarıyla bu kez bir soytarılar grubu içinde karşılaşıyoruz.
Uyarlamanın grotesk yapısı, oyun kişilerinin gizli hesaplarını, art niyetlerini, hırslarını, sevgilerini daha belirgin bir biçimde ortaya koymalarına olanak yaratıyor. Süslü saray giysileri içindeyken böylesine açığa vuramayacakları duygularını rahatça aktarabiliyorlar. Yüzlerindeki, kafalarındaki maskeler, gerçek kişiliklerini örten maskelerden çok daha saydam bir işlev yapıyor.
Yoksa hikâye bildiğimiz hikâye. Yaşlı Lear köşesine çekilmek niyetiyle krallığını kızları arasında bölüştürmek istiyor. Yine de adil olamıyor, egemenlere özgü o bencillik burada da kendini gösteriyor. Kızlara verilecek payı, onların kendisine olan sevgisiyle terazinin kefesine koyuyor.
Krallığımızı üç parçaya böldük, kızlarımızın her birine düşen mirası bugün ilan edeceğiz. Madem ki iktidardan, mal, mülk ve topraktan feragat ediyoruz; söyleyin bakalım bizi en çok hanginiz seviyor.
Kızlar ve kocaları da gözlerini bürüyen tamahla mangalda kül bırakmadan sevgilerini cilalayarak sunuyorlar. Sadece dürüst Cordelia ikiyüzlülük yapmıyor. Tabii sonunda yine bildiğimiz gibi babasının beddualarıyla Fransa Kralının karısı oluyor.
Resimli yazı
Yukarda da değindiğim gibi, az rastlanır kusursuzlukta ve estetik bütünlükte olan Ali Güler’in fotoğrafları, oyunun görsel akışını başarıyla yansıttığı için, bu eleştiri bir anlamda resimli bir yazı olacak. Oyun akışı içindeki nirengi noktalarını bu güzel fotoğraflarla sunmayı yeğliyorum.  Böylelikle maskları, kuklaları, makyajı, kostümleri de ayrıntılarıyla göresiniz istedim.
Bu kanlı canlı hırs temsilcilerinin arasında, onların fiziksel yapısına yerleştirilebilecek bir masumiyete yer yok. O yüzden temiz yürekli, saf Cordelia güzel umutlar kadar maviler içinde bir bez kuklayla canlandırılıyor. Tek koruyucusu olan soytarı onun elini Fransa Kralına uzatıyor.
Ar perdesi yırtılanlar ülkeyi de yırtıp parçalıyor
Oyunun başında ülke haritasının çizildiği büyük kâğıt, iki büyük kız babalarından aldıkları payları hırsla bölüşmeye, daha doğrusu birisi ötekinden daha fazlasını koparmaya çalışırken yırtılıyor. Bir ülke böylece iktidar hırsına kurban edilmiş oluyor.
Soytarı, düşüncesiz krala ne kadar öğüt verirse versin, artık iş işten geçmiştir. Cordelia gider Fransa Kralıyla; ama geride kalanların hainliğine sıra gelir.
Goneril ve Regan’a babalarının misafirliği ağır gelmeye başlar. Hele hele onun adamlarını beslemek iyiden iyiye yük gelir iki kardeşe. Tarih boyunca iktidar hırsıyla gözü dönenlerin hep yaptığı gibi, nizam ve intizamı korumak bahanesine sığınarak gaddar planlarını hayata geçirirler.
Yalnızca babalarını horlamakla kalmazlar, kendi kocalarını da daha fazla insafsız davranmıyorlar diye aşağılarlar. Ama bütün oklar bütün yaylardan çıkmıştır. Geriye dönüş yoktur artık. Özgün metinden bu sahneye bir korobaşı gibi taşınan soytarı, kralın düşüncesizliğine ne kadar içerlese de, ondan hesap sorsa da iyi niyetiyle öğüt vermekten de geri durmaz.
Oyunun yorumu
Oyun, hepimize şapka çıkartan bir ekiple oynanıyor. Gerçek soytarıya Tomris İncer hayat veriyor. Her zamanki ölçülü, duyarlı oyunculuğuyla oyunu taçlandırıyor. Oyun boyunca farklı kişilikleri canlandırmayan tek oyuncu da o.
Kral Lear, Güven Kıraç’ın inandırıcı yorumuyla sunuluyor. Kıraç, Lear kimliği dışındaki rolleriyle de oyunun akla ziyan temposuna ve iç ritmine enerjisiyle katkıda bulunuyor.
Amca sen benim soytarım olaydın, vaktinden evvel yaşlandın diye dövdürürdüm seni. Akıllanmadan yaşlanmamalıydın. Delilere iş kalmadı /Akıllılar şimdi deli, Sapıttılar yollarını,/Taklit ile hep bizleri./ Gözyaşı döktü onlar sevinçten / Ben de türküler ördüm kederden /Böyle bir kral çocuk olup /Deliliğe saptı diye.
Lear’in büyük kızı Goneril’de Demet Evgar, ortanca kız Regan’da Sezin Akbaşoğulları, grotesk oyunculuğun doruklarına tırmanan bir performans gösteriyorlar. Oyunda iyi ve kötünün dengelerini onların başarılı oyunculuğu gerçekleştiriyor.
Albany Dükü’nü ve Gloucester Kontu’nu, çoktan yetenekli genç oyuncu olmaktan çıkıp tiyatromuzun deneyimli ve usta oyuncusu olan Okan Yalabık canlandırıyor, Kontun büyük oğlu Edgar rolünü Umut Kurt, gayrı meşru oğlu Edmund rolünü Berkay Ateş üstleniyor.
Soytarılar kimi yerde birbirlerinin maskelerini alıp kimlik değiştirmelerinin yanı sıra, oyunun canlı müziğini yapan orkestranın da bir parçası oluyorlar. Hepsi çeşitli enstrümanlar çalıyor. Hem de göstermelik değil, gerçekten başarıyla çalıyorlar.
Bu çılgın gibi görünüp de fazlasıyla akıllı metni yazan, sahnede görüldüğü üzere oyuncularını bir enerji fırtınası yaratmaya acımasızca yönlendiren, festivalin en çarpıcı yapımlarından birini bize ve 450. Doğum gününde Shakespeare’e armağan eden Yiğit Sertdemir’e kucak dolusu alkış.