Pupalardan zehirlenen kozalar

Pupalardan zehirlenen kozalar

Türkiye’den gelen Pangar, “Kozalar” adlı traji-komik oyunla, ülkesinin burjuvazisinin zavallı bilinç durumunu anlatıyor. Tek kelimeyle korkutucu!

Avignon off festivali, tarihinde ilk kez Türkiye’den gelen ve ironik bir kadın ruhu taşıyan bir topluluğu ağırlıyor. Oyun metni, çağdaş bir yazar olan Adalet Ağaoğlu’na ait. Sahnede Türk seyircisinin çok iyi tanıdığı ve hayran olduğu üç büyük oyuncu var; Demet Evgar (topluluğun kurucusu), Binnur Kaya ve Esra Dermancıoğlu.

Sahne üzerinde, Alman ekspresiyonizmiyle Japon tiyatrosu (makyajları ile) arasında buluşan üç usta oyuncunun, kutsal kozalarını ördüğünü görürüz, hatta bu kozaları fazla iyi ördüklerini (sonrasında onları daha iyi yok edebilmek için) ve tatlı dillerinin kısa bir süre sonra oldukça iğneleyici olacağını söyleyebiliriz. Afiş, daha incelikle, oyunun mesajının tonunu verebilirdi. Üstyazıları ise okumaya hiç gerek yok. Sözler çok yeni ve değişik değil, ama bir yandan bu kadınlar kendilerini ifade etmek istiyorlar, hatta bazı yerlerde çayın gelişini ve ateşin ne kadar yavaş olduğunu bağırarak dile getiriyorlar. Bu şatafatlı, abartılı bir biçimde oynanan yüzeysellik öncesinde gizli işaretlerle (geç gelen koca, oyalanan çocuklar) sonrasında da giderek hızlanarak yıkıma doğru götürüyor. Önce telaş, sonra oyalama.

Finaldeki boşluk öncesinde, arkadaşlar arası minik anlaşma ve anlaşmazlıklar, istekler ve başkasına kötü görünme, etraf ne der korkusu bu kadınları sarar.  Dört duvar arası nöbetleri sırasında onlar dedikoduya devam ederken, dışarıda sesler gittikçe yükselir. Önce bir uğultuyla başlar sonrasında çizme sesine dönüşür (pek de hoş olmayan hassas bir dönemi hatırlatarak). Sonrasında ise hiç şüphe bırakmayacak dev bir patlama sesi gelir. Saldırgan kapıdadır.

Oyuncular, kıyafetten çok bir koşum takımını andıran rengarenk, yaldızlı, varaklı ver her yanından bir şeyler sarkan kostümlerin içinde, yerleri eşeliyor ve sebepli sebepsiz kartal çığlıkları atıyorlar. Gevezelik yaparak, örgü örerek (sonrasında bu örgülerin nerelere tırmanacağını bilmeden) bekleyen, oyuncak bebeklerin olduğu bir sirkin içindeyiz sanki.

Kaçış tavrı

Kendi ördüğü kozanın içinde hapsolmuş bir ipek böceği, kafasına kuma gömmüş devekuşu misali, bu kadınlar sırtlarını, kocalarının “sadakatine” , almış oldukları ve çocuklarına verdikleri terbiyeye dayarlar. “Bu dönemde, uysal, hiçbir gösteriye, eyleme katılmayacak çocuklar yetiştirmek gerekiyor. Aksi halde tutuklanabilir veya öldürülebilirler.” Karşılaşacakları acı gerçek ise boş bir oda olacaktır.

Metne dayanmaya ihtiyaç duymadan anlatılan bu üç kadının hikayesinde, görmezden gelmeyi, olaylardan kaçmayı alışkanlık haline getirmiş, “Biz kıpırdamayalım”, “Bilmiyorduk” lardan, kabul etmeyen, görmeyen, bilmek istemeyen bir toplumun metaforik eleştirisi var. (Hans Fallada’nın “Berlin’de Tek başına” adlı romanı yeniden okunmalı). Yönetmen traji-komik bir final yapmayı seçerek bu üç kadını üzüntü ve çaresizlik içinde iplerin, yünlerin içine sıkıştırır.

M. J. Latorre

La Marseillaise